Ellerine yakışmayan çekiç ve önlerinde yığılmış bir sürü paslı çivi ile hayalini kurdukları yerden çok farklı bir yerdeymiş gibiydiler.
Sanırım kafalarındaki soru, “İyi bir mutasavvıf, iyi bir Müslüman, iyi bir insan olmanın paslı çivi düzeltmekle ne alakası var?” sorusuydu.
Beyefendi, tamir ya da ihya ederken tarihi yapılardan sökmek zorunda kaldığı alattan mümkün olanları kendi yerlerine iade etmeye özellikle dikkat eder. Öyle ki, zaman içinde güneşin, yağmurun ya da insanların verdiği zarar ile duvarlardan dökülmüş sıva parçalarını bile toplar yeni harcın içine katarak, duvardaki yerine iade etmeye çalışır. Bu durumdan paslı çiviler de istisna değildir. Döşeme, kapı, pencere, tırabzan gibi ahşap aksam sökülürken çevreye dağılan eğri büğrü paslı çiviler, bir keserin tersi ile açığa çıkarılıp, keserin orta yerindeki olukta başından sıkıştırılarak ahşap aksamın üzerinden toplanan çivilerle bir yere ayrılırlar.
Bu çiviler 50, belki 60, belki de 100 senelik ve büyük oranda tamamen paslanmış olmalarına rağmen ÇÖPE atılmaz, çekiçlerle düzeltilerek yola gelenleri tadilat esnasında yeniden değerlendirilirler.
Sanırım bu işi Beyefendi, insanın büyük kitaba konu olmuş nankörlüğünü aşması için vermesi gereken emek, göstermesi gereken vefa olarak kabul ediyor. Zira ona göre yıllardır ahşap aksamı bir arada tutma hizmetini bir an olsun ihmal etmeyerek binanın ayakta kalmasına vesile olan bu çiviler, hizmetleri nedeniyle bina yenilendiğinde orada olmaya da en layık olanlardır.
Adeta bir insan, bir canlı ile muhatap oluyormuş gibi eşyaya gösterilen böylesi bir sadakat ve vefa, ”iyi yaşama histerisine” tutulmuş modern zamanların tüketicileri için anlaşılması çok zor bir tefekkür şekli ve hayata nazar etme biçimidir. Zira Modern zamanlar insanlarının hayatlarının amacı olarak gördükleri “mutlu olma” takıntısı “iyi yaşamla”, “iyi yaşam” ise “YENİ eşyalarla” yani “ Sürekli Tüketebilme” ile özdeşleşmiştir.
Bir kez daha Şeytan, insanı/insanlığı büyük babamız Hz Âdem Aleyhisselamı kandırıp Cennet’ten düşürürken kullandığı hile ile aldattı. Hani demişti ya, “Eğer bu ağaçtan yerseniz ölümsüzlüğe ulaşır, melekler gibi olursunuz”. Bu sefer de cümleyi “Ne kadar çok tüketirseniz o kadar iyi, mükemmel, modern, genç ve sağlıklı olur, uzun yaşarsınız” diye kurdu. Biz de tıpkı büyük babamızın aldandığı gibi aldandık. Zira kanaatimiz odur ki, insanın “İyi Yaşama” histerisinin temelinde, “diğerleri gibi/herkes gibi/sıradan biri” olmama, “ebedi yaşama”, melekler gibi “mükemmel ve eleştirilemez olma” isteği yatar.
Modern insanın bu, özel biri olma, ölmeme, yaşlanmama, sürekli GENÇ ve zirvede kalma çabası, onun eskiyen, yıpranan, yaşlanan şeylerden tiksinmesine, uzaklaşmasına sebep olur. Modern insan için “Eskime ve yaşlanma” lanetlenme” halidir.
Modern İnsan eskiyi hayatından kovabilmek için önce eşyaya ÇÖP gözü ile bakmayı öğrendi. Ancak eşyaya çöp gözü ile bakmayı öğrenirken manevi hazları ve uhrevi lezzetleri hayatından kovduğunun farkında değildi. İşin doğrusu sanırım bu durum, onun umurunda da değildir. Çünkü hayatı çöpleştirirken manayı unutmuş mana hakkında fikrini de yitirmiştir.
Artık TÜKETİCİ diye adlandırılan ve tüketebilme gücü ile DEĞER kazandığını vehmeden (İnsani ölçüsünü, değerini tüketebilme gücü üzerinden takdir ve tayin eden) modern insan, eşya ile mana üzerinden ilişki kuramamakta, hatırasız ve hafızasız yığınlar haline dönüşmektedir. Kendini sürekli devinime ve yenilenmeye mahkûm gören bu köksüz topluluklar hatıra ve hafıza biriktiremediklerinden HİKMET ve irfan sahibi topluluklara dönüşememekte, biriken tecrübeyi de gelecek nesillere nakledememektedirler. Ve bu nedenle de ancak büyük emek, hikmet, irfan ve tecrübe ile yetiştirilebilen âlim ve üstadları yetiştiremez; ilim, sanat, edebiyat, felsefe, estetik ve ahlak gibi konularda düşünemez, tefekkür edemez hale gelmişlerdir.
“Çöp”leşme veya “çöp”leştirme eşya ile sınırlı kalmaz; eğer “benim daha İYİ yaşamama katkıda bulunmayacaksa” ya da bu yolda bir imkân sağlamayacaksa diğer insanlar da birer çöptür. (Tıpkı evsizler, kimsesiz yaşlılar ve Filistinliler gibi) Zira modern hayatta insanın dahi DEĞERİ bizim hayatımıza katacağı değerle ölçülür. Bu durumda menfaatçilik meşrulaşır ve öne çıkar. Menfaatçiliğin olduğu yerde üç kişinin uzun süreli bir araya gelebilmesi mümkün değildir. Zira insanla insanın arasındaki münasebette menfaate başrol verildiğinde, ‘vefa’ ve ‘sadakat’ boşa düşer. Eşyada vefanın talimini yapamayan insanın hemcinslerine vefa göstermesi de mümkün değildir. Doğal olarak bunun sonucu yaşlanan anne babaların huzur evlerine gitmesi, kardeşlerin yedi yabancı gibi olması; garipler, yetimler ve diğer çaresizlerin kimsesiz kalmasıdır. Artık karı kocanın birbirlerine sadakatlerinin ömrü ancak birkaç tartışmalıktır. Ortalık boşanan boşanana olur. Aile, akrabalık, dostluk, din ve cemaat kardeşliği gibi toplumu tutan bağlar gevşer ve yok olmaya yüz tutar.
Modern insan “iyi yaşamaya” tapınırken daha çok sermaye elde etmenin “ömrü uzatacağı ve yaşama kalitesini” arttıracağı yanılsamasına kanmıştır. Daha çok sermaye edinme takıntısı dünya hayatının canlılığını çalar. Zira manevi zevkleri tamamen ortadan kaldırırken dünyevi zevkleri de “para kazanma” ve “para harcama” zevkine indirger. Hayat, bu noktada bozuk para gibi çıplaklaşmış, her türlü manadan yoksunlaşmış, içeriği boşalmış, AVM’lerde oturup donuk donuk çevreye bakınan bir bedene dönüşmüştür. Bu noktada insan “BENLİĞİ” bedenden ibaret hale gelmiştir.
Benlik, bedenden ibaret olunca BEDENİ korumak, onu estetik ameliyatlarla melekler gibi “mükemmel” ve yaşlanmamış “ebedi/ölümsüz” hale getirmek; bunun için sporlar, egzersizler yapmak; aşılar olmak, doğal gıdalar, vitaminler, takviyeler almak “Hayy” makamına çıkmak yani ilelebet diri olma çabası HAYATIN amacına dönüşür. Ancak bu da aslında modern insanın yaşlanmak, yıpranmak ve sonunda ölmek için yaratılmış insan bedenini yani bizzat kendi bedenini düşman edinmiş olması anlamına gelir. Modern insan kafayı yemiş bir şekilde kendi bedeni ile savaşan bir modeldir.
Tüm bunları yaparken sanırım aslında aradığı mutluluktu. Hâlbuki insan, vefadan ve sadakatten aldığı derin ve uhrevi lezzeti dopaminden alamaz. Eski eşyaların yanında hissettiği hazzı yeni eşyalarda hissedemez. Tıpkı 5-600 senelik tarihi camilerin sahip olduğu manevi iklime ne kadar muhteşem inşa edilmiş olursa olsun yeni camilerin sahip olmaması gibi. Tıpkı klasik bir arabanın duruşundan bile insana farklı bir hava gelmesi gibi.
Belki de modern dünyanın yalnız yaşlılarının çöplere dadanması ve buldukları her “ÇÖPÜ” evlerine taşımaları, her sokaktan çıkmaya başlayan “Çöp Evler”, bu vefasızlığına, bu sadakatsizliğine bu ÇÖPLEŞTİRMEYE karşı toplum ruhunun derinliklerinden gelen bir isyan, bir PROTESTO, bir feryaddır.
Başa dönüp çivi düzelten taliplere son lafı edelim.
Acaba mümkün mü, pozitivizmle, materyalizmle büyütülmüş, beyinleri “TÜKETİCİLİKLE” yıkanmış modern zamanlar insanının Hak yolun yolcusu olmak, insan-ı kâmil olmak için paslı çivi düzeltmeye memur edilmesinin hikmetini ya da paslı bir çiviye gösterilen vefanın kıymetini anlayabilmesi?
Ahmet H. Çakıcı
Şaban 1446 / Alanya
KAYNAK: Yazının Tamamı ve Devamı – KeşküL – Ahmet Hakan Çakıcı